Wednesday, March 21, 2007

Avrupalı Olmak: Insa, Kutlama ve Dönüşüm becerisi: Görsel şenliğin sahnesinde Turkiye Cumhuriyeti’nin Modernlik anlayışı


Avrupa’da 20. yüzyılın başlarından beri süregelen ideoloji savaşları ve halkın bu ideolojiler uğruna denekler gibi kullanılması, üzerlerine büyük oyunlar oynanması, bugünkü ülkeler arası siyasi dengenin ve dengesizliğin bir prototipi olarak görülebilir.
1917’de gerçekleşen Bolşevik Devrimi’nin proleter bir devrime sebep olması beklenirken, tepeden inme uygulamalar hakim olmaya başlamıştı. Fransız devrim’inden türeyen Liberalizm ve Bolşevik Devrim’inden türeyen Komünizm doğduğu topraklarda hapis olmuştu. Bu iki rejime de meydan okurcasına Faşist Devrim, “materyalist rejimlerin” karşı devrimi olarak tanımlanmıştı. Faşist Devrim kitlelerin aklını hedef alan, toplumsal hiyerarşileri güçlendirir nitelikte tepeden inme bir rejimdi. Bir yandan Komünist Enternasyonel’in radikal politika değişikliği ile “sınıfa karşı sınıf” tutumu terk edilerek, faşizm karşıtı cephelerin kurulmasına yardımcı olundu. Bu radikal hareket Faşist Devrim’in ertelenmesine sebep oldu. Faşist yönetim, klasik diktatörlükten farklı olarak, kitleleri kendi rızası ile yönettiğini varsayan ve deklere eden bir rejimdi. İktidarını milletin iradesi ile meşrulştırmayı hedefleyen, dönemin toplumsal krizlerine, tam itaat kaşılığında, geçici ekonomik çözümler sunan bu ırkçı yaklaşim, kısa sürede etkisini gösterecekti...

Sovyet Rusya, Sömürgeci Fransa, Faşist Italya, Nazi Almanya ve Kemalist Türkiye’de inşa, kutlama ve kendini sergileme dönüşüm fikri ile daha da güçlenmiş ve önem kazanmıştı. Görsel tasarım ve sanatın siyasi ideolojilerin aracı haline dönüştürülmesi esas alınarak hedeflenen kitle dönüşümleri başarılı olacaktı. Kimi ülkeler bu dönüşümü ırkçı ve milliyetçi sloganlar ile Ari bir ırk yaratmak için, kimi ülkeler sömürgeciliği meşrulaştırmak ve güdülen sömürgeci politikaların, sömürülen halklara ne denli gerekli modernizasyonlar ve medenileşme sağladığını gözler önüne sermek için, kimi ülkeler de Cumhuriyet’in yeniliklerini ve haklarını tüm ulusa yaymak için yapılan yeniliklerin habercisi olarak bu tasarımları kullandı. Görkemli yapılardan, fotomontajlı posterlere, fotograflı sergilere (Fransa’daki sömürgeler sergisi iyi bir örnektir) tüm görsel sanat ve tasarım, egemen ideolojiyi meşrulaştırma ve kitleleri fikren ve zikren dönüştürme aracı olarak kullanıldı. İdeolojilerin, bireysel kimlik savaşı haline dönüşmesi, liderlerin kendilerini ideolojileri ile özdeşleştirip, birer kült haline gelme arzuları, kendilerini sergileme tarzlarına da yansıyordu. 1920’ler ve 30’larda Avrupa Devletleri’ne baktığımızda en çarpıcı ve ayırd edici özelliğin milliyetçiliğe dayalı faşist yaklaşımlar olduğunu görüyoruz. Alman tarihçilik anlayışının da bu egemen zihniyetten türediğini düşünmek yerinde olacaktır. Türkiye’deki Cumhuriyetin kendini Türklük üzerinden tanımlayarak kültürel farkları bastırma çabası, bir çok Kemalist reform’da kendini gösteriyordu. Nufüs sayımı için hazırlanan posterler sınıf farklılıklarının yerine değişik meslekleri birarada göstermeyi hedefleyecek kadar ileri gösüşlü iken, Laiklik adına başlatılan dini alışkanlıkların “ulusal” görevlere dönüştürülmesi, İslam’ın devlet kontrolü altında olduğu sürece toplumu bir arada tutan bir unsur olarak görülmesi Türkiye’nin homojenleştirilme sürecinin bir parçasıydı. Benzerliklerin ve aynılıkların üzerine kurulu devlet anlayışı Türkiye’deki Cumhuriyet rejimine de hakim olmuştu. Mussolini dönemindeki “korporatist” zihniyet beraberinde gelen faşizm ile benzer bir homojenleştirme politikasını temel almaktaydı. Farklılıkların ancak ortak çıkarlar ya da devlet çıkarları etrafında gözetilebileceği varsayımına dayanan bu zihniyet, öjenizm’in meşrulaştırılmasına kadar varacaktı. Tüm ulus-devletlerin temel hedefi olan sınırlar içinde homojenleşmek ve sınırlar dışındaki yapılarla da bir şekilde birleşmek olmuştur. Bu temel ilkeye dayalı bir çok politika, söylem, propoganda ve hatta endüstriyel tasarım görmek mümkündür. Ülke ekonomisine katkıda bulunmak amacıyla, Türk ulusunun üretebileceği malları Avrupa’ya sergilemek için yola çıkan Karadeniz Gemisi de bu yaklaşımın bir ürünü olabilir aslında. Avrupa’nın çeşitli limanlarında farklı heyecanlar ve dinamiklerle karşılaşan Karadeniz Gemisi çalışanları ve Türk halkı için bu tanıtım turu çok derin anlamlar taşımaktaydı. Türkiye’den uğurlanışı, adeta bir zafer edasındaydı. Hatta Finlandiya limanında gemiyi bekleyen ve Türkçe konuşan bir azınlık grup, insanların benzerlikler üzerinden kurmaya alışık olduğu ilişkilerin bir göstergesi gibiydi.

Siyasi ideolojilerin toplumlar üzerinde egemen olan milliyetçi ulus-devlet anlayışı bu benzerlikler alışkanlığına dayanmaktadır. Görsel tasarımın ve günümüzde medyanın halen bu amaçla kullanılmakta olması çok düşündürücüdür. Türkçe’de “miş” ekinin özel bir ek olması belki de bilişsel açıdan bu durumu farkına varabilecek alt yapıda olduğumuzun önemli bir göstergesi olabilir. İnsanlar gördüğüne inanır, bazıları görmediğine de inanır. Faşizm gibi rejimlerin hedef aldığı “aklımız”, tarihsel birikimi ve bilişsel yapısı ile gözün görmediğini de algılayabilecek derinliğe sahiptir. Modernitenin bir nevi yan ürünü olan ulus-devlet kavramından uzak kalıp, etnik kollektif bilincimizi de işin içine katarak düşünmek faydalı olabilir.

0 Comments:

Post a Comment

<< Home