Saturday, March 31, 2007

Cive Pakistan!

Emirates havayollarının çok seçenekli, iyi vakit geçirmeniz için düşünülmüş rahat mı rahat koltuklarında, kumanda alışkanlığınızdan bir an olsun bile uzak kalmayın diye önünüze bir de ekran yerleştirmeyi ihmal etmemişler. Seç beğen al, müzük mi istersin film mi izlersin karar senin. Kalkışa hazır ol! Bunun bi de inişi var..

Dubai'de geçen uykulu saatlerden sonra Karachi havaalanında sabahın taze ve sıcak kokusunu aldık, çok belirgin ve baharatlı.

İsimlerimizle bizi karşılayan bir yerli. Yerli diyorum çünkü gerçekten de çok tipik bir Pakistanlıydı bizi içten sükünetiyle karşılayan şöfor. Belki de az sonra tanışacağımız Karachi trafiğinin sessizliğidir üzerindeki. 'Man allahım!O da ne?! (Sanırım bu ilk allah lakırdımızdı) Gümüş rengi kapı kolunu açıp arkadaki kadife lacivert koltuğuna oturduğum mercedes ve o özgün pakistan halk müziği derken biraz da klasik Nusret Fateh, ohhh! tadından yinmez bu şehir..Baharat kokuları da burnumun ucunda..

Herşey iyi hoş da bu 2-3 katlı binalar neden sıvasıyla duruyor.. şehir sanki yeni savaştan çıkmış gibi. Bütün binalar gri ve yıkık dökük. Anlamlandırmak pek de kolay değil, biz de beceremedik lakin yerleşik insanlarla sohbet edip de şehrin yapım çalışmalarının sürdüğünü anlayana kadar. Yollar, binalar, trafik ışıkları, arabalar, rikşolar, adamlar, kafalar..herşey yapım aşamasında! Bir iş var bir de Allah!

Bir de bizi bekleyen iki küdamcık! Ve şahane Pakistan yemekleri, küdamların elinden özel baharat oranları ile tadımımıza sunuluyor.

Evinde misafir olduğumuz Natasha'nın bu iki küdamı sabah akşam demeden bize nefis lezzetler sundular. Allah razı olsun vallahi! Pek iyilerdi maşallah..

Yemekten sonra şehri dolaşmaya çıktık, e tabi gezicek pek bir yer bilmiyoruz. Bankalar caddesinin trafik gürültüsünün içinde bulduk kendimizi, bu yürüyüş yönü ters oldu galiba?
İlk gün için bize eşlik etmekte ısrarlı sevgili şoförümüzü zorla inandırmıştık zaten yürüyerek de yolu bulabileceğimize! bir iki saat sonra buluşma noktasından hareket edip Ulusal müzenin özenle düzenlenmiş çiçek fakiri bahçesinde bulduk kendimizi. İçerideki vehametten etkilenmemek mümkün değil. Ulusal müzelerinde sergiledikleri bir kaç çağdaş seramik çanak çömlekten başka bir şey yok neredeyse!? nerede olacak ingiltere'de! Te allam! Nedir bu mal mülk sevdası! herşey yerinde güzel be kardejim.

Agos süpermarketi şehrin en eski ve kallavi marketi, neredeyse içkiyi tezgahta satacaklar! içeride bir de döviz bürosu var, marketin en arka kısmında kuytu bir köşede. Natasha'nın zaatı muhterem sevgilisi bu marketin sahibiymiş. Özel bir kurla dövizlerimizi almayı teklif edince biz de bu güzelim şehirde bize yardımcı olmaya çalışan yakınlarımızı kıramadık.

Eve döndüğümüzde küdamlar, iki koca köpek ve girişteki kuş kafesinden gelen seslerle herşey biraz daha anlam kazandı. Burada olmak güzel!

Erkenden yatıp ertesi sabah bizi almaya gelen ilk iş adamıyla halen yapılmakta olan yollara koyulduk..

Wednesday, March 21, 2007

Avrupalı Olmak: Insa, Kutlama ve Dönüşüm becerisi: Görsel şenliğin sahnesinde Turkiye Cumhuriyeti’nin Modernlik anlayışı


Avrupa’da 20. yüzyılın başlarından beri süregelen ideoloji savaşları ve halkın bu ideolojiler uğruna denekler gibi kullanılması, üzerlerine büyük oyunlar oynanması, bugünkü ülkeler arası siyasi dengenin ve dengesizliğin bir prototipi olarak görülebilir.
1917’de gerçekleşen Bolşevik Devrimi’nin proleter bir devrime sebep olması beklenirken, tepeden inme uygulamalar hakim olmaya başlamıştı. Fransız devrim’inden türeyen Liberalizm ve Bolşevik Devrim’inden türeyen Komünizm doğduğu topraklarda hapis olmuştu. Bu iki rejime de meydan okurcasına Faşist Devrim, “materyalist rejimlerin” karşı devrimi olarak tanımlanmıştı. Faşist Devrim kitlelerin aklını hedef alan, toplumsal hiyerarşileri güçlendirir nitelikte tepeden inme bir rejimdi. Bir yandan Komünist Enternasyonel’in radikal politika değişikliği ile “sınıfa karşı sınıf” tutumu terk edilerek, faşizm karşıtı cephelerin kurulmasına yardımcı olundu. Bu radikal hareket Faşist Devrim’in ertelenmesine sebep oldu. Faşist yönetim, klasik diktatörlükten farklı olarak, kitleleri kendi rızası ile yönettiğini varsayan ve deklere eden bir rejimdi. İktidarını milletin iradesi ile meşrulştırmayı hedefleyen, dönemin toplumsal krizlerine, tam itaat kaşılığında, geçici ekonomik çözümler sunan bu ırkçı yaklaşim, kısa sürede etkisini gösterecekti...

Sovyet Rusya, Sömürgeci Fransa, Faşist Italya, Nazi Almanya ve Kemalist Türkiye’de inşa, kutlama ve kendini sergileme dönüşüm fikri ile daha da güçlenmiş ve önem kazanmıştı. Görsel tasarım ve sanatın siyasi ideolojilerin aracı haline dönüştürülmesi esas alınarak hedeflenen kitle dönüşümleri başarılı olacaktı. Kimi ülkeler bu dönüşümü ırkçı ve milliyetçi sloganlar ile Ari bir ırk yaratmak için, kimi ülkeler sömürgeciliği meşrulaştırmak ve güdülen sömürgeci politikaların, sömürülen halklara ne denli gerekli modernizasyonlar ve medenileşme sağladığını gözler önüne sermek için, kimi ülkeler de Cumhuriyet’in yeniliklerini ve haklarını tüm ulusa yaymak için yapılan yeniliklerin habercisi olarak bu tasarımları kullandı. Görkemli yapılardan, fotomontajlı posterlere, fotograflı sergilere (Fransa’daki sömürgeler sergisi iyi bir örnektir) tüm görsel sanat ve tasarım, egemen ideolojiyi meşrulaştırma ve kitleleri fikren ve zikren dönüştürme aracı olarak kullanıldı. İdeolojilerin, bireysel kimlik savaşı haline dönüşmesi, liderlerin kendilerini ideolojileri ile özdeşleştirip, birer kült haline gelme arzuları, kendilerini sergileme tarzlarına da yansıyordu. 1920’ler ve 30’larda Avrupa Devletleri’ne baktığımızda en çarpıcı ve ayırd edici özelliğin milliyetçiliğe dayalı faşist yaklaşımlar olduğunu görüyoruz. Alman tarihçilik anlayışının da bu egemen zihniyetten türediğini düşünmek yerinde olacaktır. Türkiye’deki Cumhuriyetin kendini Türklük üzerinden tanımlayarak kültürel farkları bastırma çabası, bir çok Kemalist reform’da kendini gösteriyordu. Nufüs sayımı için hazırlanan posterler sınıf farklılıklarının yerine değişik meslekleri birarada göstermeyi hedefleyecek kadar ileri gösüşlü iken, Laiklik adına başlatılan dini alışkanlıkların “ulusal” görevlere dönüştürülmesi, İslam’ın devlet kontrolü altında olduğu sürece toplumu bir arada tutan bir unsur olarak görülmesi Türkiye’nin homojenleştirilme sürecinin bir parçasıydı. Benzerliklerin ve aynılıkların üzerine kurulu devlet anlayışı Türkiye’deki Cumhuriyet rejimine de hakim olmuştu. Mussolini dönemindeki “korporatist” zihniyet beraberinde gelen faşizm ile benzer bir homojenleştirme politikasını temel almaktaydı. Farklılıkların ancak ortak çıkarlar ya da devlet çıkarları etrafında gözetilebileceği varsayımına dayanan bu zihniyet, öjenizm’in meşrulaştırılmasına kadar varacaktı. Tüm ulus-devletlerin temel hedefi olan sınırlar içinde homojenleşmek ve sınırlar dışındaki yapılarla da bir şekilde birleşmek olmuştur. Bu temel ilkeye dayalı bir çok politika, söylem, propoganda ve hatta endüstriyel tasarım görmek mümkündür. Ülke ekonomisine katkıda bulunmak amacıyla, Türk ulusunun üretebileceği malları Avrupa’ya sergilemek için yola çıkan Karadeniz Gemisi de bu yaklaşımın bir ürünü olabilir aslında. Avrupa’nın çeşitli limanlarında farklı heyecanlar ve dinamiklerle karşılaşan Karadeniz Gemisi çalışanları ve Türk halkı için bu tanıtım turu çok derin anlamlar taşımaktaydı. Türkiye’den uğurlanışı, adeta bir zafer edasındaydı. Hatta Finlandiya limanında gemiyi bekleyen ve Türkçe konuşan bir azınlık grup, insanların benzerlikler üzerinden kurmaya alışık olduğu ilişkilerin bir göstergesi gibiydi.

Siyasi ideolojilerin toplumlar üzerinde egemen olan milliyetçi ulus-devlet anlayışı bu benzerlikler alışkanlığına dayanmaktadır. Görsel tasarımın ve günümüzde medyanın halen bu amaçla kullanılmakta olması çok düşündürücüdür. Türkçe’de “miş” ekinin özel bir ek olması belki de bilişsel açıdan bu durumu farkına varabilecek alt yapıda olduğumuzun önemli bir göstergesi olabilir. İnsanlar gördüğüne inanır, bazıları görmediğine de inanır. Faşizm gibi rejimlerin hedef aldığı “aklımız”, tarihsel birikimi ve bilişsel yapısı ile gözün görmediğini de algılayabilecek derinliğe sahiptir. Modernitenin bir nevi yan ürünü olan ulus-devlet kavramından uzak kalıp, etnik kollektif bilincimizi de işin içine katarak düşünmek faydalı olabilir.

Monday, January 29, 2007

Söylem


Söylem analizi sosyo-psikolojik bir metodoloji olarak yazılı tarihin, araştırılacağı dönem içerisindeki sosyo-politik ve ekonomik güçler çerçevesinde ele alınarak incelenmesini amaçlar. Toplumsal, politik, bireysel ya da medyatik, her türlü söylemi bu metodoloji ile incelemek mümkündür. Söylem analizi, dili ve söylemi oluşturan cümleleri dönemin güç dengeleri çerçevesinde kelime kelime inceleyerek, söylemin asıl dayandığı sosyo-politik ve psikolojik alt yapıları tespit etmeyi amaçlar. Bir nevi metinlerin ve/veya söylemlerin yapısal ve anlamsal analizini yapan söylem analizi, önyargı, etik, ırkçılık ve faşizm gibi temel toplumsan olguların söylemler üzerindeki etkisini ve bu gibi olguları içeren söylemlerin de toplumlar ve bireyler üzerindeki etkisini inceler.

Görüngü bilim ya da fenomenoloji olarak adlandırılan felsefik yaklaşım ile söylem analizi birbirlerini tamamlar niteliktedirler. Görüngü bilim, nesne-özne ilşkisinin incelenmesine dayanarak, olayların veya söylemlerin içinde bulunduğu toplumsal ya da bireysel koşullardan nasıl etkilendiğini ortaya koyar. Görüngü bilim dolaysız olarak verilmek isteneni betimlemeye çalışır. Tarafsız bir bakış açısı ile, olayların ve söylemlerin kendi özlerinden bahsedilebileceğini iddia eder. Bir başka deyişle, toplumsal sağduyuya dayalı, genel geçer olgulardan ve bu genel geçer olguların davranışa ve söyleme nasıl yansıdığından bahseder. Toplumu oluşturan normların, katı ve sabit bir yaklaşımla, tartışmasız kabul edilişinden bahseder ki bu yaklaşim, söylem analizinin incelemeri ile ortaya çıkan temel konulardan biridir. Shutz’a gore toplumda bu genel geçer sağduyu ile belirlenen alışkanlıklara ve kabullere eleştirel gözle bakabilen, toplumda “yabancı” olarak nitelendirilen kişilerdir. Köyünden gelen bir kişinin, şehir hayatında yerleşmiş ve sorgulanmadan kabul gören ilişki biçimlerini anlaması mümkün değildir ve eleştirel yaklaşması kuvvetle muhtemeldir. Bireylerin ya da toplumların kullanırken farkında olmadıkları, üzerinde düşünmedikleri, ve pratiklerinin mantığa ve davranışa işlemiş inançlar bütünü olarak tanımlanabilecek genel kanılar, kaçınılmaz olarak bir önyargılar bütününü de beraberinde getirmektedir. Fenomenoloji de tam olarak bu tutumdan bahseder. Toplumun birbirini destekleyen, sağduyuya dayalı davranışlarından bahseder. Bu bağlamda söylem analizi ile fenomenolojik yaklaşım birbirini tamamlar niteliktedir. Tüm bu inançlar sistemi, genel kanılar veya başka bir deyişle fikri sabit tutumlar cehalet ile bilgi arasında kalmanın bir sonucudur. Ötekilik duygusunu da beraberinde getiren bu arada kalmışlık, Faucault’ın felsefesinde ve söylemlerinde oldukça yer bulur. Gücün kötüye kullanımının da bu arada kalmışlıktan, ötekilik duygusundan kaynaklandığının altını çizmek yerinde olacaktır.

Etiğin üç temel problemi olarak bahsedilen, (Delius, 1990), (1) en yüksek iyi, (2) doğru eylem ve (3) istenç özgürlüğü, toplumsal bağlamda incelenecek olursa, karşımıza oldukça karmaşık ve içinden çıkılması zor bir durum çıkar. Toplumun sosyo-psikolojik incelemesini söylem analizi ve fenomenolojik felsefe ile yapmaya çalışırken kanımca dikkat edilmesi gereken en önemli husus herhalde doğru eylem ve istenç özgürlüğünün sınırlarının doğru çizilmesidir.

Söylemlerin sosyo-psikolojik analizini yapmayı hedefleyen yöntemlerin önyargıyı ve önyargının doğurduğu politik ve sosyal olguları ortaya çıkartabilmesinin, analiz yapabilmesinin en temel sebebi dil ve dilin kategorileridir. Dilin kategorilerinin yol açtığı klişeler ve bu klişelerin doğurduğu önyargılara çok dikkat edilmelidir. Düşünme ile dil arasında kurulabilecek çok ciddi benzerlikler vardır. Etik açısından doğru eylemi belirleyecek olan vicdan kavramı, toplum içerisinde çeşitli farklılıklar gösterir. Kimilerine gore vicdanın belirleyicisi salt akılken, kimilerine gore vicdan “tanrının içimizdeki sesidir”.

Dilin kategorilerinden ve yol açtığı klişelerden etkilenerek büyüyen, yetişen bireylerin, önyargının tetikleyicileri, faşizmin savunucuları ve/veya fanatik milliyetçiler haline dönüşmeleri çok kolaydır. Bu sebeptendir ki, gerek medyatik söylemler, gerek siyasetçilerin kitlelere seslenen politik söylemleri, gerekse de bireysel söylemler çok önemlidir. Dil sosyal çevre ile etkileşim sonucu gelişen ve bireyler farkında olmadan otomatik olarak kategorizasyonlarla gelişen bir yapıdır. Bir çocuğun dil gelişim sürecinde öğreneceği basma kalıplar, klişeler, o çocuğun etik duruşunu birincil derecede etkileyecektir. Tüm bu açılardan fenomenolojik inceleme ve söylem analizi çok önemli bir görev üstlenmiştir. Söylemlerin sebep olabileceği sosyo-psikolojik dinamikleri tespit edebilmesi açısından çok önemlidir. Bir gelişim süreci olan dil, bireyin içinde bulunduğu etnik yapıdan, sosyal çevreden, politik yapıdan fazlaca etkilenir. Bu bağlamda, dilin kolayca, hiç farkında olunmadan sebep olabileceği klişe söylemler, çok ciddi psikolojik ve sosyal olgulara sebep olur. Herşeyden once dil, öznesi ve nesnesinin belirtilmesi çabası ile “öteki” kavramını tetikleyici niteliktedir. Bu tetiklenme, “kolaycılık”la gelen bir klişe modasına dayanır. Bundan daha da önemlisi, bu kavramın doğurabileceği psikolojik toplumsal baskıdır. Ötekini aşağılama, küçük görme, kendinden uzak tutma çabası ve bölünmüşlük bunun sonuçlarındandır.
Gücün söyleme dayandırılması ve ardından davranışa dönüşmesi kaçınılmazdır. Dili düşünceden ayırmak mümkün olmadığı gibi, davranışı da dilden bağımsız görmek doğru değildir. Fanatik yaklaşımlar güç istencinin psikolojik bir yansımasıdır.

Belki de çoğumuzun bildiği şeylerden bahsettim çokça, ama asıl önemli olan sanırım hakim olan mutlak kötülük karşısında nasıl bir tutum alacağımız.
Bertrand Russel'ın çok güzel bir sözünü öğrendim bugün onu da paylaşayım;
"The whole problem with the world is that fools and fanatics are always so certain of themselves, but wiser people so full of doubts"





Thursday, January 25, 2007

Ebe-Sobe
top e bende

*siyah çay, kızarmış ekmek ve ezine peyniri olmadan uyumam
bi de alekok yumurtanın sarısı kayısı olsun ,)
*yol olsun çamurdan olsun
*su yoksa ben de yokum, bıcı bıcı yaşasın bıcı
*kekik ve tarçın yağı! bir haftadan fazla ayrı koymayın bizi
*şimdilerde meltem bol nikotinli yakında benden uzak olsun!
*saat kullanmam, kullananı da sevmem ;) bekletmem, bekleteni beklerim. bilimum uçak ve otobüslere geç kalırım, çok rahatımdır, rahatsız olana gülerim, hadi kürt böreği alalım derim, sonra yolda yeriz, birimiz sinirli birimiz sırıtırken...

(kızz gelmediin aylar oldu, böyle olur mu? dilden dilee düşürdün benii, böyle oluuur mu? :))

e ben de pasliim barış'a, evren'e umm bi de emin'e

Wednesday, January 24, 2007

Gri çöp kutularinin samimiyeti
Kapı girişindeki siyah kedi ve diğer köpekler

Bu günler hepimiz için tarih olacak bir gün! Bazilarimiz o zaman anlayacak bugün neler oldugunu. Bugünlerin önemini ne ulus olarak ne millet olarak ne azinlik ne de cogunluk! Birey olarak ancak anlayabiliriz olup biteni, bir dusunsek ki dünya bu ucuz politikalarla yönetiliyor.. Azinlik gibi gosterilenler çoğunlukta, çoğunluk gibi başımıza musallat olanlar azinlikta olmasın? Bakmak lazım…

Çözüm önerileri için bakınız


Friday, January 12, 2007

Bir gun ve bir gece..bir ruya

Nefes almak siradan otomatik bir davranis olmaktan cikmisti. Artik kontrol edilmesi gerekiyordu. Ne kadar boyle surecekti bilmiyorum. Dunya'da nefes aldigimiz gibi nefes almak mumkun degildi bu ortamda. Hava, gorunmez yogun su taneciklerinden olusuyodu. Su altinda nefes alabilmek gibi bir deneyimdi. Cok kontrollu olmak gerekiyordu. Birimiz bir bardaktan (ne oldugunu hatirlamadigim) bir sivi iciyordu ki yanlislikla eski aliskanligina donup, Dunya'daki gibi nefes almisti. Oksurmeye basladi, bogulur gibiydi ki agzindan yuttugu sular cikti, oldukca fazlaydi ama bir nefeste alinabilecek kadar da azdi. Bulundugum bu gezegenin en belirgin ozelligi havasinin bu gorunmez yapisiydi. Orada yasayanlar vardi. Bunu biliyor olmaliydilar. Bu farkli nefes alma teknigi, insanlara degisik bir ruh halini de beraberinde getirmis gibiydi. Az konusup cok gulumsuyorlardi. Hareket alanlari daha genis ve esnekti. Yesil ovalar vardi kenarinda ucurumlar olan. Bu ucurumlar bildigimiz gibi korkutucu degildi, sanirim dusme korkusu olmadigindandi. Insanlar bu bosluklara kendini birakip, ucarcasina ve sakince egleniyorlardi. Ben gezegenin kenarina yururken gordum onlari. Hava su'dan olustugundan dusmek mumkun degildi.Mir'le guzel bir manzara vardi buldugumuz. Ince bir patika, ancak iki kisi yanyana rahatca yururdu. Sag tarafi gezegenin kendisi, sol tarafi ise evren'in kendisi..oturup ayaklarini sallandirarak diger gezegenlere bakmak ve yan tarafta gunes'in henuz batmakta oldugu dogu kiyisinda insanlarin havadaki bedenlerini gormek mumkundu. Bir ogleden sonraydi, insanlar bu bolgeye havanin yogunlugunu hissetmeye gelirlermis gibi, ayni havada adimlar atmak cok hoslarina gidermis gibi..biz de o havaya sallandirdigimiz ayaklarimizla, evren'e bakarken, alacakaranlik oldu. Renkler cok yumusak ve huzur vericiydi...

Monday, January 08, 2007

sevgi

sadece gunun giden bulutlarını seyrederken bile olabilecek birseyden bahsediyorum
icine bakarsın bulutların, sararan, kızaran ve tekrar bulut olan ısıklara
oturdugun yerden hic birsey uzak degil diye hissettigin anlar olur,
az olan bu anlar, cok olan anlardan daha az tanıdık degildir.

kutsallıgından bahsedebilecegim tek sey sevgidir
insanları neden sever(iz)siniz?
nasıl seversiniz?
peki ya esyalarimiz?
iste yanlızlıgın gercek oldugu ender(in) anlardan biridir bu, en dürüst olmamız gereken an en yanlız kaldıgımız andır,gerisi bize kalmış

kendimizi konumlandırarak baktıgımız bir dunyada, neyi ne kadar ve nasıl gördüğümüz supheli..