Söylem
Söylem analizi sosyo-psikolojik bir metodoloji olarak yazılı tarihin, araştırılacağı dönem içerisindeki sosyo-politik ve ekonomik güçler çerçevesinde ele alınarak incelenmesini amaçlar. Toplumsal, politik, bireysel ya da medyatik, her türlü söylemi bu metodoloji ile incelemek mümkündür. Söylem analizi, dili ve söylemi oluşturan cümleleri dönemin güç dengeleri çerçevesinde kelime kelime inceleyerek, söylemin asıl dayandığı sosyo-politik ve psikolojik alt yapıları tespit etmeyi amaçlar. Bir nevi metinlerin ve/veya söylemlerin yapısal ve anlamsal analizini yapan söylem analizi, önyargı, etik, ırkçılık ve faşizm gibi temel toplumsan olguların söylemler üzerindeki etkisini ve bu gibi olguları içeren söylemlerin de toplumlar ve bireyler üzerindeki etkisini inceler.
Görüngü bilim ya da fenomenoloji olarak adlandırılan felsefik yaklaşım ile söylem analizi birbirlerini tamamlar niteliktedirler. Görüngü bilim, nesne-özne ilşkisinin incelenmesine dayanarak, olayların veya söylemlerin içinde bulunduğu toplumsal ya da bireysel koşullardan nasıl etkilendiğini ortaya koyar. Görüngü bilim dolaysız olarak verilmek isteneni betimlemeye çalışır. Tarafsız bir bakış açısı ile, olayların ve söylemlerin kendi özlerinden bahsedilebileceğini iddia eder. Bir başka deyişle, toplumsal sağduyuya dayalı, genel geçer olgulardan ve bu genel geçer olguların davranışa ve söyleme nasıl yansıdığından bahseder. Toplumu oluşturan normların, katı ve sabit bir yaklaşımla, tartışmasız kabul edilişinden bahseder ki bu yaklaşim, söylem analizinin incelemeri ile ortaya çıkan temel konulardan biridir. Shutz’a gore toplumda bu genel geçer sağduyu ile belirlenen alışkanlıklara ve kabullere eleştirel gözle bakabilen, toplumda “yabancı” olarak nitelendirilen kişilerdir. Köyünden gelen bir kişinin, şehir hayatında yerleşmiş ve sorgulanmadan kabul gören ilişki biçimlerini anlaması mümkün değildir ve eleştirel yaklaşması kuvvetle muhtemeldir. Bireylerin ya da toplumların kullanırken farkında olmadıkları, üzerinde düşünmedikleri, ve pratiklerinin mantığa ve davranışa işlemiş inançlar bütünü olarak tanımlanabilecek genel kanılar, kaçınılmaz olarak bir önyargılar bütününü de beraberinde getirmektedir. Fenomenoloji de tam olarak bu tutumdan bahseder. Toplumun birbirini destekleyen, sağduyuya dayalı davranışlarından bahseder. Bu bağlamda söylem analizi ile fenomenolojik yaklaşım birbirini tamamlar niteliktedir. Tüm bu inançlar sistemi, genel kanılar veya başka bir deyişle fikri sabit tutumlar cehalet ile bilgi arasında kalmanın bir sonucudur. Ötekilik duygusunu da beraberinde getiren bu arada kalmışlık, Faucault’ın felsefesinde ve söylemlerinde oldukça yer bulur. Gücün kötüye kullanımının da bu arada kalmışlıktan, ötekilik duygusundan kaynaklandığının altını çizmek yerinde olacaktır.
Etiğin üç temel problemi olarak bahsedilen, (Delius, 1990), (1) en yüksek iyi, (2) doğru eylem ve (3) istenç özgürlüğü, toplumsal bağlamda incelenecek olursa, karşımıza oldukça karmaşık ve içinden çıkılması zor bir durum çıkar. Toplumun sosyo-psikolojik incelemesini söylem analizi ve fenomenolojik felsefe ile yapmaya çalışırken kanımca dikkat edilmesi gereken en önemli husus herhalde doğru eylem ve istenç özgürlüğünün sınırlarının doğru çizilmesidir.
Söylemlerin sosyo-psikolojik analizini yapmayı hedefleyen yöntemlerin önyargıyı ve önyargının doğurduğu politik ve sosyal olguları ortaya çıkartabilmesinin, analiz yapabilmesinin en temel sebebi dil ve dilin kategorileridir. Dilin kategorilerinin yol açtığı klişeler ve bu klişelerin doğurduğu önyargılara çok dikkat edilmelidir. Düşünme ile dil arasında kurulabilecek çok ciddi benzerlikler vardır. Etik açısından doğru eylemi belirleyecek olan vicdan kavramı, toplum içerisinde çeşitli farklılıklar gösterir. Kimilerine gore vicdanın belirleyicisi salt akılken, kimilerine gore vicdan “tanrının içimizdeki sesidir”.
Dilin kategorilerinden ve yol açtığı klişelerden etkilenerek büyüyen, yetişen bireylerin, önyargının tetikleyicileri, faşizmin savunucuları ve/veya fanatik milliyetçiler haline dönüşmeleri çok kolaydır. Bu sebeptendir ki, gerek medyatik söylemler, gerek siyasetçilerin kitlelere seslenen politik söylemleri, gerekse de bireysel söylemler çok önemlidir. Dil sosyal çevre ile etkileşim sonucu gelişen ve bireyler farkında olmadan otomatik olarak kategorizasyonlarla gelişen bir yapıdır. Bir çocuğun dil gelişim sürecinde öğreneceği basma kalıplar, klişeler, o çocuğun etik duruşunu birincil derecede etkileyecektir. Tüm bu açılardan fenomenolojik inceleme ve söylem analizi çok önemli bir görev üstlenmiştir. Söylemlerin sebep olabileceği sosyo-psikolojik dinamikleri tespit edebilmesi açısından çok önemlidir. Bir gelişim süreci olan dil, bireyin içinde bulunduğu etnik yapıdan, sosyal çevreden, politik yapıdan fazlaca etkilenir. Bu bağlamda, dilin kolayca, hiç farkında olunmadan sebep olabileceği klişe söylemler, çok ciddi psikolojik ve sosyal olgulara sebep olur. Herşeyden once dil, öznesi ve nesnesinin belirtilmesi çabası ile “öteki” kavramını tetikleyici niteliktedir. Bu tetiklenme, “kolaycılık”la gelen bir klişe modasına dayanır. Bundan daha da önemlisi, bu kavramın doğurabileceği psikolojik toplumsal baskıdır. Ötekini aşağılama, küçük görme, kendinden uzak tutma çabası ve bölünmüşlük bunun sonuçlarındandır.
Gücün söyleme dayandırılması ve ardından davranışa dönüşmesi kaçınılmazdır. Dili düşünceden ayırmak mümkün olmadığı gibi, davranışı da dilden bağımsız görmek doğru değildir. Fanatik yaklaşımlar güç istencinin psikolojik bir yansımasıdır.
Belki de çoğumuzun bildiği şeylerden bahsettim çokça, ama asıl önemli olan sanırım hakim olan mutlak kötülük karşısında nasıl bir tutum alacağımız.
Bertrand Russel'ın çok güzel bir sözünü öğrendim bugün onu da paylaşayım;
"The whole problem with the world is that fools and fanatics are always so certain of themselves, but wiser people so full of doubts"

3 Comments:
guzel ve surukleyici olmus, ellerine saglik, mis.
faucault degil foucault ama yazilisi.
blog yaz lan.
Yarın sınavım var:)
iyi kaynak oldu benim için çok tskederim....Buket hanım
Post a Comment
<< Home